» BEŞ ŞEHİRDE ERZURUM MİMARİSİ Erzurum Sitesi
ERZURUM ERZURUM ERZURUM
BEŞ ŞEHİRDE ERZURUM MİMARİSİ
BEŞ ŞEHİRDE ERZURUM MİMARİSİ
Bu yazı 1.317 kez okundu.
29 Kasım 2013 20:44 tarihinde eklendi



MİMARİ

Tanpınar mimari açıdan Mimarlık, mesela musikide, şiirde, resimde olduğu gibi bize derhal hayatı veren bir sanat değildir. Bu tecrit daha yükseklerde dolaşır, hatırlatmadan duyguyu tatmin edebilir.”[1]  Değerlendirmesini yaptıktan sonra bir şehir bilimcisinin yapabileceği tespitleri beş şehir kitabının içerisine yaymıştır.

Şehirli olma hakkının en önemli iki temel unsurundan biri şehirlinin, kimliği olan bir şehirde yaşaması iken diğeri ise tarihsel miras ve geçmişten gelen, tarihi, kültürel mirasla uyumlu nitelikli mimarlık değerlerinin bulunduğu bir çevrede yaşamadır. Bu iki husustan ilki yaşadığı şehre aidiyet duygusu iken diğeri de yaşadığı kenti sevmedir[2]. Buradan da anlaşıldığı gibi mimari kültürel açıdan şehircilik açısından en önemli sanat dalıdır. Şehrin kimliğini belirleyen ana unsur olmanın yanı sıra şehir belleğinin somutlaştırılması ve şehir tipolojisinin tespitinde mimari son derecede önemlidir. “Ulu Cami’de bizi gerçekten üzerinde durulacak bir mimarlık meselesiyle karşılaştırır. Fakat bunlar, kültürümüzün o kadar uzak yerlerinden gelen eserlerdir ki onlarla hemen yanı başımızdaki hayat arasında bir münasebet bulmak imkânsızdır.”[3] Cümlesi ile Tanpınar mimarinin şehir yaşantısı ile kendine özgü kültürel yapısına uygun bir şekilde şekillenmesini istemektedir. Ulu Camide bile bu tür bir mimari sorunu tespit edip, sorgulayıcı bir tavır takınan Tanpınar’ın bugünümüzde yaşasaydı nasıl bir değerlendirmede bulunacağını sizlerin takdirlerine bırakıyorum.

Mimari uyum açısından Tanpınar’ın üzerinde durduğu bir diğer nokta ise inşa malzemelerinin seçimi ve kullanımı üzerinde olmuştur.“Erzurum’un her işçiliğe gelen o çok güzel yumuşak taşı.”[4] “… dururken çimentonun kullanılmasını bir türlü aklım almaz. Betonun getirdiği bir yığın kolaylık meydanda. Fakat bu kolaylıklar bazen de mimarinin aleyhinde oluyor. Hele mahalli rengi bozuyor. Erzurum taşı Ankara taşı gibi çok kullanışlı. Her girdiği yere abide asilliği veren bir mimari malzemesidir.”[5] Burada Tanpınar mimari açıdan siluete ve yapı renginin ahenginden, inşa malzemesinin yerel dokuya uygun olmasına kadar şehir mimarisi açısından önemli noktalara dikkatleri çekmiştir. “ Yeni hayatın eşiğinde Erzurum eskiyi, bir başka alemi hatırlar gibi hatırlıyordu: yakıcı yaz güneşinin altında parça parça dökülen, toz haline gele eski şehirle yeni yapılan beton binalar arasındaki farklar büyüktü.”[6]

Şehir belleği açısından en tehlikeli olan nokta şehrin abidevi eserlerinin tahrip olması ve şehrin gündelik yaşamından uzaklaştırılmasıdır. Bu genelde anıt koruma tarzı denilen tarihi eserleri koruma tekniğinde sürekli olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu tarz bir korumada eserin bağı şehirden koparılır, eserin mülkiyet hakkını elinde tutanları ve eser çevresinde olanları zarara sokan ve onları bu tür eserlere düşman eden bir anlayışa sürükler. Hele bir de geçmişten beri eserin yapılış gayesinden uzak bir şekilde kullanılması ve şehir içerisinde uzakta bir noktada kalması bu eseri tamamen tahribe, ilgisizliğe mahkûm eder. Yaşamış olduğu yıkımdan sonra mazisinde kalan canlı hayatın yerini göç hikâyeleri almış olan Erzurum gibi bir şehirde bu durum kendini daha çok hissettirir. “…yaşanmış hayatın sıcaklığını o dağınık hatıralardan çıkarmak çok güçtü. Şehrin belli başlı mimarlık eserleri de buna yardım edemezdi. Birçokları etraflarında uğuldayan hayatla çoktan bağını kesmiş eserlerdir.”[7]

Tanpınar’ın mimari açıdan yapmış olduğu bir başka tespit ise mimari eserlerin kendine ait bir devirlerinin var olduğudur. Mimari, bir şehrin medeniyet tarihini verir. Bu eserler sayesinde şehir bir kültüre bir medeniyete ait olur. İşte Ahmet Hamdi Tanpınar bunun bilincinde Erzurum şehrinde mimariyi fetih ordularının aldıkları bu yeni toprakların vatan edilmesindeki etkisini ve şehir mimari dönemlerini okuyucularına aktarmıştır. “ilk istila ordularının üst üste akınlarla doğudan Anadolu’ya girdikleri devirlerde temelleri atılan, bu ordularla birlikte zaferden zafere koştukça yeni vatanı şehir şehir adeta atalarımız ve çocuklarımızın adına teslim alan bu ilk Saltuk ve Selçuk eserlerinin medeniyetimizde çok ayrı bir yeri vardır.”[8]

Okuyucularına bu mimari devirlere ilişkin olarak birkaç eserinde tanıtımını yapmıştır. Bu eserlere ilişkin cümlelerini sizlerle paylaşmadan önce müsaade ederseniz, Erzurum şehrinde hangi tür mimari öğeleri saydığına bir bakalım. Bunlar dükkânlar, hanlar, ambarlar, medreseler, camiler, kale ve tepsi minaredir.

Erzurum şehrinde tanıttığı mimari eserler ise sırasıyla Saltuklu ve Selçuklu dönemlerine ait çifte minareli medrese, Yakutiye medresesi, Ulu Cami ile Osmanlı dönemine ait Lala Paşa camidir. İşte Tanpınar’ın kaleminden Erzurum abideleri:

“Daha IV. Murat zamanında Erzurum’da top imalathanesi gibi bir işte kullanılan Çifte Minare, sadece kendi kendisi olmakla kalıyordu. Şüphesiz Çifte Minare, Sivas’ta ve daha aşağıdaki kardeşleriyle birlikte şaheserdir. Üslup taş, yontuculuğu, abidevi duruş bakımından kendi nev’inin en güzel eserlerindendir. Onu Erzurum’un bir ucunda, şehrin bütün yarısına hükmeden ihtişamlı kapısıyla, minareleriyle, günün herhangi bir saatinde bir kere görüp de hayran olmamak kabil değildir. Onun gibi, Yakutiye’nin aydınlıkta topraktan henüz çıkarılmış bir eski zaman süsü gibi pırıl pırıl minaresinin daima muhayyileyi avlayan bir çekiciliği vardır.”[9]

“Yakutiye’nin içi, plan bakımından Doğu Anadolu’nun en dikkate değer eseridir. Daha sade bir planda yapılmış olan Ulu Cami, beş beşikli içi ile mağrip camilerini hatırlatır. Dıştan onlar gibi sadedir eken gelişmiş bir gotik kemer, Ulu Cami’de bizi gerçekten üzerinde durulacak bir mimarlık meselesiyle karşılaştırır. Fakat bunlar, kültürümüzün o kadar uzak yerlerinden gelen eserlerdir ki onlarla hemen yanı başımızdaki hayat arasında bir münasebet bulmak imkânsızdır. Mimarlık, mesela musikide, şiirde, resimde olduğu gibi bize derhal hayatı veren bir sanat değildir. Bu tecrit daha yükseklerde dolaşır, hatırlatmadan duyguyu tatmin edebilir. Sonra Erzurum’daki Ulu Cami’yi gezerken, o zamanlar askeri ambar olarak kullanılan bu binayı dolduran meşin kokusunu bile bana doyurmayan bir heyecan içindeydim. Üzerime bastığım bu taşlara değen başları, onların kaderini, uğrunda yoruldukları şeyin büyüklüğünü düşünüyordum.”[10]

“Osmanlı devri mimarisi Erzurum’da Lala Paşa Camii ile başlar. Fakat Lala Paşa, gömüldüğü yerden şehre hâkim değildir. Hatta görülmesi için yanına sokulmak lazımdır. Sonra küçük nispetiyle daha ziyade büyük bir heykelin topraktan yapılmış örneğine benzer… Canlılığını, … Sürükleyici ruhaniliğini, onda bulabilmek için biraz yorulmak birazda öyle olmasını istemek lazımdır. Bu yüzden, küçük bir pırlantaya benzeyen güzelliğini ben ancak Erzurum’a üçüncü gidişimde duyabildim. Bir akşamüstü önünden geçerken XVI. Asrın mucizesi olan harikulade nispet beni yakaladı.”[11]

Görüldüğü gibi Tanpınar şehir belleği ve kimliği açısından son derecede önemli olan bir konuya yani mimariye neredeyse bugün şehir bilimcilerinin savunmuş olduğu görüşlere yakın tespitlerde bulunmuştur.

 


[1] Ahmet Hamdi TANPINAR: Beş Şehir, Dergah Yayınları, İstanbul 2003 s. 49

[2] Dadaş Ocakları Derneği Kuruluş Bildirgesi, Erzurum 2011 Sayfa 16

[3] Tanpınar a.g.e s. 49

[4] Tanpınar a.g.e s. 44

[5] Tanpınar a.g.e s. 63-64

[6] Tanpınar a.g.e s. 58

[7] Tanpınar a.g.e s. 49

[8] Tanpınar a.g.e s. 50

[9] Tanpınar a.g.e s. 49

[10] Tanpınar a.g.e s. 50

[11] Tanpınar a.g.e s. 51

 

Yorumlar

Bu Yazıya 1 Yorum Yapılmış

  • Kemal (30 Kasım 2013 saat: 13:39)

    Hocam, Tanpınar seri yazınızı beğenerek takip ettim. Güzel bir yazı dizisi oldu. Tanpınar ın Erzurum hakkındaki görüşleri güzel. Kaleminize sağlık.

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Benzer yazılar
Copyright © 2010 - 2017. ERZURUM
Alexa Trafik
toplist
sanalbasin.com üyesidir
TOPlist
TOPlist
Push 2 Check
site ekle site ekle
Link ekle
yukarıya Çık