» Erzurum’dan Geçmiş Zaman Manzaraları 16 Erzurum Sitesi
ERZURUM ERZURUM ERZURUM
Erzurum’dan Geçmiş Zaman Manzaraları 16
Erzurum’dan Geçmiş Zaman Manzaraları 16
Bu yazı 452 kez okundu.
12 Mayıs 2016 11:32 tarihinde eklendi



Çırçır Mahallesinden Köşk’e Sünnet Yolculuğu

Yıl 1967

Mahallede oynuyorum. Komşumuz İlhame abla ( Biz çocuklar kendisine “ Bacı “ diyoruz ) yanıma geliyor, elimden tutuyor anneme getiriyor beni. – “Kız Güllizar bizim Taner’i de alıp Nizoş’la beraber belediyenin sünnetine götüreceğim.  Koca oğlan oldular, haydi bu işte aradan çıksın.” Annem bacımın koca oğlan dediği beş yaşında bir çocuk olan bana şefkatle bir bakıyor, söyleyecek sözleri boğazında düğümleniyor, bir şey diyemiyor. Bacım bir elinde kendi oğlu Taner, diğer elinde beni tutarak Köşk’ün yolunu tutuyor.

korucu16

Erzurum Çırçır Mahallesi

Nüzhet  Efendi Kökş’ü yaz aylarının ilk günlerinden birini yaşıyor.  Köşkün içi ve bahçesi ana baba günü. Onlarca çocuk, anneleri, babaları, kardeşleri ile oradalar. Ne olup bittiğini tam anlamadan kendimi köşk’ün içinde önceden hazırlanmış iki kat sıralı ranzaların birinin üst katındaki yatakta buluyorum.  Annem de yanıma gelmişti. Gururla, sevgiyle bana bakıyordu. İçerisi düğün yerine dönmüştü ama burada herkes ağlıyordu ne yazık ki. Bende çevremde ağlayan çocuklara bakıyordum. Durumdan anladım ki korkacak bir şey var. Analar telaşla, heyecanla çocuklarının elbiselerini çıkarıyorlar, yerine sadece uzun beyaz bir gömlek giydiriyorlardı. Aynı işleme bende tabi tutulmuştum tabi ki. Ne kadar utanıp sıkılmıştım. Buram buram ter döküyordum. Donup kalmıştım, ağlayamıyordum. Ağlayan çocukları birer birer kucakta dışarı çıkarıyorlar,  birkaç dakika sonra bu sefer daha bir hıçkırıklarla geri dönüyorlardı. Sıranın bana geleceğini biliyordum artık.

Derken iri yapılı bir amca beni kollarımın altından tuttuğu gibi havalandırdı. Salonun dış kapı girişine adeta uçurdu. Solunda şimdi rengini unuttuğum önlüğü ile bir amca oturuyordu. Yanı yöresi küçük bir eczanenin tezgâhı gibi, ne ararsan vardı. – “ Maşallah tam bir yiğit bu canım. Bak herife yahu. Nasılsın ne yapıyorsun küçük delikanlı “ derken, canımın yandığını söz kalabalığında anladığımda iş işten çoktan geçmişti. Olan olmuştu. Her erkeğin ömrü boyunca uğraması mukadder olan bir duraktan geçmiştim bile. Sesli ağladım mı bilmiyorum. Lakin kurtulduğumun sevinci; korkuyu duymama fırsat bırakmamıştı.

Üst ranzadaki yatağıma yatırdılar beni.  Salonda ağlama sesleri hızını kaybetmişti.  Çocuklarının başucunda onlara hediyeler veren anneler, babalar, ağabeyler, ablalar dolmuştu. Herkesin rengârenk bir uçan balonu vardı. İpliklerle bağlı balonlar, kendilerini tutan minik ellerden kurtulup uçarak salonun tavanına yapışıyordu. Tavandaki balonlara bakıyorken bacım da bana bir balon getirdi. Benim balonum diğerlerinden biraz daha küçüktü. Karmaşık duygularla hüzün içinde balonumu kendi ellerimle salıvermiştim. Oda diğerlerinin yanına tavana yapışmıştı. İşte o zaman gözlerim yaşarmıştı, buruk bir halde balonuma bakıyordum.

Artık salonda kimseler kalmamıştı. Görevli bakıcıları saymazsak, biz çocuklar yalnız başımıza idik. O geceyi ilk pansumanla atlattık. Lakin pansuman kesimden daha acı bir işlemdi ki bayağı canımız yanmıştı. Bu sefer ağlamalarımıza gülerek karşılık vererek bizi oyalayan kimseler de yoktu, “Tavanda kuş bak “ diyende.

O gecenin sabahı güzel bir Erzurum yazıydı. Bizi dışarı çıkardılar. Eliyle önlüğünü havada tuta, tuta yürüyen onlarca çocuktuk. Köşkün bahçesinde uzun betondan mı mermerden mi olduğunu tam hatırlayamadığım masalar vardı. Masaların etrafında küçük uzun bankolar vardı. Etli pilav tabakları sıra sıra dizilmişti. Yanında açık ekmek, ayran ve su vardı. Beş yaşında bir çocuk olarak hafızamın bana bugüne sakladığı kadarını ancak anlatabiliyorum. Sanırım iki gün bir gece sonra bizi tahliye ettiler. Annem yanımda idi ve dünya benimdi.  Yürüyerek Köşkün karayollarına bakan cümle kapısına gelmiştik. Onlarca fayton tek sıra halinde yolun kenarında dizilmişti. Faytonlara düzenli olarak bindirildik. Faytoncunun kamçısı şefkatle şaklamıştı çift koşulu atların üzerinde. Konvoy halinde tek sıra yolculuk başlamıştı. Faytonların birinde davul zurna çalıyordu. Hepsi süslenmişti. Belediye bize faytonla şehir turu attırıyordu. Müthiş bir şölendi. Çok eğleniyordum. Neşeden yerimde duramıyor, faytoncu amcaya sorular soruyordum. Babam dayanamamış faytoncuya” Çocuktur kusuruna bakma, başını ağrıtıyor” demişti. Faytoncu “ Yok ağabeyi değme konuşsun böyle daha iyi oluyor. “

O zamanlar Palandöken hastanesi yoktu. Paşalardan, fidanlığın önünden havuz başına faytonların havalı lastik kornaları eşliğinde indik. Hastaneler caddesinden, Gez mahallesine, oradan Gürcükapıya çıkmış, Gürcükapıdan Tebrizkapıya gelmiştik.

Şehir, şehirdi. Şehir sakindi. Şehir güzeldi. Şehir yeşildi. Yeşil güzeldi. Biz şendik. Sade, sessiz başlayan sünnet maceramız muhteşem bir şölene dönüşmüştü ve bitmişti. Gözümde kalan, gönlümde de kalmıştı.

Nizamettin KORUCU / Erzurum / 19 Nisan 2016

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Henüz yorum yapılmamış

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Copyright © 2010 - 2018. ERZURUM
Alexa Trafik
toplist
sanalbasin.com üyesidir
TOPlist
TOPlist
Push 2 Check
site ekle site ekle
Link ekle
yukarıya Çık